ÇDP GENEL BAŞKANI KENAN KAPLAN’IN 15 OCAK 2015 TARİHİNDE CEVAHİR OTEL’DE GERÇEKLEŞTİRİLEN İSTANBUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

KENAN KAPLAN
Genel Başkan

Değerli basın mensupları, çerkes halkının ve Türkiye halklarının saygıdeğer temsilcileri, partimizin düzenlemiş olduğu tanıtım ve bilgilendirme toplantısına hoş geldiniz, şeref verdiniz.

Partimiz 15 Ağustos 2014 tarihinde kuruluş dilekçesi içişleri bakanlığına verilerek resmen kurulmuş ve Türkiye’nin siyasal yaşamındaki saygın yerini almıştır. Öncelikle partimizin ülkemize ve Türkiye Halklarına hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

Konuşmama kültür, medeniyet kavramları ve bu kavramlarla etnik kimlik arasındaki ilişkiyi ele alarak başlamak, daha sonra da bu ilişki üzerinden, halkımıza uygulanan asimilasyon politikalarını ele almak istiyorum.

Bildiğiniz gibi her kültür bir halka aittir. Kültür, bir halkın tarihine, ahlakına, örfüne sanatına, diline ve dinine bağlı karakteristik unsurların bileşkesidir. Halkların kültürleri; mensuplarına, mensubiyet şuuru, özel bir kimlik kazandırma, bütünleşmiş kılma, yaşanan çevreyi ve şartları kendi hedefleri doğrultusunda değiştirme arzu ve iradesini kazandırır.

Kültür ile medeniyet kavramlarını birbirine karıştırmamak gereklidir.

Medeniyet ferdi bilgilere, gelişmeye, ilim ve tekniğe dayanan, konforu ve yaşama imkânlarını arttırmayı hedef alan, milli rengi olmayan faaliyet ve eserlerdir.

Kültür duygulardan, medeniyet bilgilerden oluşur.

Medeniyetin milliyeti yoktur. Aklın ve ilmin doğurduğu bir birikimdir.

Medeniyet halkların birbirlerine benzer ve aynı olan taraflarını, kültür ise onları birbirlerinden ayıran taraflarını temsil eder.

Kültürü tarif ederken, maddi ve manevi olarak ayırmakta yarar vardır.

Maddi kültür, teknik araç ve gereçler, makine, üretim araçları ile mekâna bağlı ihtiyaçlardır. Kullanım sıklığına ulaşınca medeniyet kavramı sahasına girerler.

Manevi kültür ise, bir halkı diğerlerinden ayırt edebilme imkânı veren örf ve adetler, ortak davranışlar, değer hükümleri, ahlak anlayışı, sosyal normlar, zihniyet ve sosyal denetim tezahürleridir.

Maddi ve manevi kültürün unsurları genellikle bir arada ahenkli ve dengeli olarak bulunurlar.

Kültür bir topluma teşvik, tembih, tahrik, takdir, sınırlamalar ve model olanı gösterme yolu ile ‘’özel bir kimlik’’ kazandırır, mensubiyet şuuruna sebep olur.

Bu kimlik kazandırış, mensubiyet şuuru sahipliği, bir insanı bir taraftan geçmişteki insanlara ‘’atalara’’, bir taraftan yaşadığı yahut çeşitli sebeplerle ayrı kaldığı insanlara, bir taraftan da gelecek nesillere bağlar. Kültür asimile olduğunda ise geçmiş ile gelecek arasındaki bağlar kopar.

Devlet kuramamış veya bağımsız bir devlete sahip olmayan halklarda da bir kültür vardır; hatta bu halklarda kültüre ait savunma mekanizmaları daha özel ve daha kuvvetlidir.

Devletin yerine geçen özel dayanışma ve gizli liderler ile cemaatleşmeye bağlı sosyal denetim, kültürün varlığı, devamı ve bütünleştiriciliği konusunda fazlaca etkili olmakta ve yeterli olmamakla birlikte, çözülme ve yabancılaşma önlenebilmektedir.

Kültür unsurlarının, topluma ait kimlik ve mensubiyet şuurunun rahatça ifade edilmesine ve mensupları karşısında özel bir yer ve güç kazanmasına kültürün bağımsızlığı adı verilmektedir.

Bir halkın varlığını yaşatabilmesi ve geleceğe taşıyabilmesi ile kültürün bağımsızlığı doğru orantılıdır.

Ferdin ve halkın çözülmesini ve yabancılaşmasını önlemek için kültür konusunda planlı ve örgütlü müdahalelere ihtiyaç olduğu açıktır.

Bir halka ait kültürün başındaki ‘’milli ’’ kelimesi o halka ait, o halka uygun, o halka mensup demektir.

Mecburi ve zoraki kültür değişmeleri bir halkın varlığına yönelmiş bir saldırı çeşididir.

Bu tür saldırılar genellikle hâkim kültürün müdahaleci, asimilasyoncu devlet anlayışından doğarlar ve kültür emperyalizmi yoluyla kültürel değerleri yıpratarak, kültür dokusunun beyni durumunda olan dil üzerinde bir takım zorlamalar yaparak kültürü yıpratmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlarlar.

Yabancı kültürün yayılması ve yerleşmesi zihin değişmesinden davranış değişmesine olduğu gibi bazen davranış değişmesinden tavır değişmesine doğru olmaktadır.

Bu tür değişme genellikle mecburi kültür değişmesi meydana getirmek isteyen asimilasyoncu devlet anlayışının idarecilerinin başvurdukları bir yoldur.

Eğer bir halk kültürüne daha açıkçası varlığına yönelik bir asimilasyonla karşı karşıya ise ortada çok önemli bir sorun var demektir.

Böylesine önemli bir sorunu çözmeye yönelik çalışmalarda

– strateji üzerinde önemle durulmalı,

–  bir bilinç yaratılmalı, bu bilinç yaygınlaştırılmalı,

– çalışma için duygusal bir istek uyandırılmalı,

– topluma çeşitli çözümler sunulmalı,

– çeşitli çözümlerin çatışmaları belirlenmeli,

– durum çeşitli çözümler açısından incelenmeli,

– sorun herkesin katılacağı şekilde tartışılmalı,

– çözümler birleştirilmeli,

– bir uzlaşma sağlanarak harekete geçilmeli ve

–  sorun siyasal alana yansıtılmalıdır.

Eğer Çerkes Halkı olarak Dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi görmez ve ayak uyduramazsak, ortak payda oluşturup ortak paydaları ön plana çıkaramazsak, ortak hedefler belirleyip biz duygusunu yaratamazsak, bir siyasi yapı etrafında bütünleşemezsek karşı karşıya olduğumuz varlığımıza tehdit eden, asimilasyon girdabından kurtulmamız mümkün olmayacaktır.

Etnik kimliğin yaşatılmasında kültürün önemini, kültürel asimilasyonun yıkıcı etkilerini ve yapılması gerekenleri bu şekilde açıkladıktan sonra, şimdi de Çerkes Halkının yaşadığı asimilasyon sürecini, bu sürecin dilimizi, kültürümüzü, etnik kimliğimizi nasıl etkilediğini ortaya koymak, ardından da bu gerçekler ışığında partileşme sürecimizi anlatmak istiyorum.

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışı ile yeni bir devlet kuruluyor, 19 Kasım 1920’de hazırlanmaya başlanan Anayasa 20 Ocak 1921 günü yapılan oylamayla kabul ediliyordu.

1921 Anayasası azınlıklar açısından özgürlükçü bir anayasaydı.

Ancak, 1923 yılında Türkçü dünya görüşüne sahip olan İttihatçılar, yaptıkları darbeyle meclisi ele geçiriyor, misyonu tüm halkları yok sayarak ‘’Türk Ulusu’’ inşa etmek olan yeni bir anayasa hazırlayarak, 20 Nisan 1924’te meclise kabul ettiriyorlardı.

Böylece ulus devlet anlayışı devlet ideolojisi haline geliyor ve

Türkiye Halklarına yönelik asimilasyon politikaları, acımasızca uygulanmaya başlıyordu.

Bu asimilasyon ve sindirme politikalarının en büyük mağdurlarından biri de Çerkes Halkı oluyordu.

–  150’likler listesinin üçte ikisi Çerkeslerden oluşturuluyor,

– Ethem Bey’in isminin başına hain sıfatı getirilerek etnik Çerkes kimliği itibarsızlaştırılıyor,

–  Güney Marmara Çerkes köyleri doğuya sürgün ediliyor,

–  Çerkesçe eğitim veren okullar kapatılıyor,

–  vatandaş Türkçe konuş kampanyaları jandarma dipçiğiyle hayata geçiriliyor,

–  soyadları değiştiriliyor,

–  köy adları değiştiriliyor,

–  tek tipleştirici ulusalcı eğitim anlayışıyla çocuklarımız kimliklerinden soyunduruluyor ve

–  Çerkes Halkı gönüllü asimile olmuş halklar arasında zikrediliyordu.

2000’li yıllara gelindiğinde başlayan Avrupa birliği süreci ve demokratik açılım süreçleri Türkiye halklarında ve farklı toplumsal kesimlerde bir hareketlilik ve umut yarattı.

Ancak, kısa süre sonra anlaşıldı ki bu süreç alevi-sünni, Kürt-Türk ekseninde kurgulanmış

bir süreçti ve içinde Çerkesler ve diğer Türkiye halkları yoktu.

Demokratik açılım paketleri peş peşe geliyor,  ancak, Aleviler ve Kürtler dışında hiçbir unsur yer almıyor, Çerkesler görmezden geliniyordu.

–  Kürt ve Alevi çalıştayları yapılıyor,

–  Kürtçe, Arapça televizyon kanalı açılıyor,

–   Çerkesler ve diğer halklara yine yok muamelesi yapılıyordu.

Derken milli birlik ve kardeşlik projesi denmeye başlandı. Ancak, Çerkesler ve diğer halklar bu projede de yoklardı. Sonunda bu süreçlerin hepsinin yerini çözüm süreci denen süreç aldı ve Türkiye’nin etnik kimlik sorunları ve talepleri sadece Kürt etnik kimliğine indirgendi. Devlet ve siyasi iktidar silahlı Kürt siyasi hareketiyle müzakerelere başladı. Çerkesler başta olmak üzere Türkiye Halklarının umutları tükenmişti.

Çerkes Halkı artık bir yol ayrımına gelmişti. Anadili, kültürü, etnik kimliği can çekişiyordu. Asimilasyon süreci nerede ise tamamlanmak üzere idi.

– Ya kaderine razı olarak bu coğrafyada yok olup gidecek

– ya da varlığını yaşatma, geleceğe taşıma ve kendi kimliğiyle eşit vatandaş olma   iradesini ve kararlığını ortaya koyacaktı.

İşte bu gerçeği idrak eden Çerkes Halkının bir kısım evlatları bir araya gelerek

Çoğulcu Demokrasi Hareketini oluşturdular.

– İl ziyaretleri yaparak Çerkes sivil toplum kuruluşlarıyla görüş alışverişinde bulundular,

– Ortak çalışma zemini oluşturmaya çalıştılar.

Yapılan bu çalışmalardan çıkan sonuç;

kültürel örgütlenmelerimizin, tüm fedakarlıklara rağmen,

dilimizi, kültürümüzü, etnik kimliğimizi korumak, varlığımızı geleceğe taşımak için yeterli olmadığı noktasında idi .

Çünkü Çerkes sorunu siyasi bir sorundu, taleplerimiz de siyasi taleplerdi.

Çoğulcu Demokrasi Hareketi bir yıllık çalışma ve istişare süreci sonunda,

Çerkeslerin varlık mücadelesinin ancak siyasi bir örgütlenmeyle, tabanın siyasallaştırılarak, kimlik bilinci oluşturulmasıyla hedefine ulaşabileceği gerçeğini gördü ve Çoğulcu Demokrasi Partisinin kuruluşuna karar verildi.

İnanıyoruz ki, siyasal sistem içinde var olmadan, etkinlik sağlamadan, yapılan kültürel çalışmaların (dil, tarih, alfabe v.b.) topluma yansıması, uygulama alanı bulması mümkün değildir.  Çözüm, siyasal sistem içinde, etkin bir aktör olmaktan geçmektedir.

Türkiye’de her Çerkesin kendi kendisine sorması gerekiyor, ‘’ Türkiye’de kendi dilimiz ve kimliğimizle yaşamak gibi bir derdimiz var mı?” Yoksa bu talebi oluşturmak ve bu talebe siyasal sistem içinde meşruiyet kazandırmanın mücadelesini vermek gerekiyor.  İşte bu talebi oluşturup bu talebe siyasal sistem içinde meşruiyet kazandıracak siyasi yapı Çoğulcu Demokrasi Partisidir.

Bazı kardeşlerimiz, demokrasinin ve insan haklarının gereği olan anadilde eğitim talebimizi bölücülükle eşdeğer görüyorlar. Hâlbuki dünyanın tüm demokratik ülkelerinde, anadili eğitimi demokratik bir hak olarak kabul görmüş, bunun sonucu olarak anadilin kullanımına ilişkin Birleşmiş Milletler Teşkilatı, UNESCO, AGİT ve Avrupa Konseyi çerçevesinde anadilinin kullanımını ve anadilinde eğitime ilişkin sözleşme ve bildirgeler hazırlanmıştır. Bu sözleşme ve bildirgelerin altına gerçek demokrasi ile yönetilen tüm üye ülkeler imza atmış, azınlık dillerinin ve kültürlerinin yaşamasını teminat altına almışlardır.

Şimdi demokratik ülkelerde ki ana dili eğitimi uygulamalarını ele alarak Türkiye dışındaki ülkelerin, etnik azınlıkların anadili sorunlarını nasıl çözdüklerini görelim:

1 – Birden fazla resmi dili olan ülkeler:

İsviçre: Roman dili, Fransızca, Almanca ve İtalyanca

2 – Resmi Dillerin Dışındaki Diğer Yerli Dillerin Kullanımına Özel Hukuk Tanıyan Ülkeler:

İngiltere: Galler Dili

Fransa: Kostarika Dili, İspanya: Bask Dili, Belçika: Flemence, Almanca

Hollanda: Frezence, Norveç: Sami Dili, ABD: İspanyolca

Sisteme göre devlet her vatandaşın tüm haklara sahip olduğu savından hareket etmekte, ya azınlıklara mensup kişilerin farklılıklarına saygı göstermek amacıyla ya da uluslararası antlaşmalarla mutabık kaldığı üzere, bu vatandaşlarına bazı ek haklar sağlamaktadır.

Şimdi bu sistemi uygulayan İngiltere, Fransa ve İspanyadaki uygulamalar ele alalım:

İNGİLTERE: Galler ve Kuzey İrlanda Örnekleri:

Resmi dili İngilizce olmakla birlikte isteyen veli, çocuğunu Galler dilinde eğitim yapan ilk ya da ortaokula gönderebiliyor.

Aynı şekilde, Katolik İrlanda da eğitim alanında İngilizce Resmi dil olmakla birlikte bir çok okulda İrlanda dili öğretilebilmektedir.

FRANSA: Korsika ve Yeni Kaledonya Örneği:

1992 Anayasasının 2. Maddesi Cumhuriyet dilinin Fransızca olduğunu belirtmiştir.

Ülkede yaklaşık 25 başka dil konuşulduğu söyleniyor.

Fransa’nın uyguladığı dil politikası karma sistemdir. Fransa, ülkede konuşulan bazı dillere Fransızcadan farklı bir hukuki statü tanımıştır. Bunun dışında bazı yörelerde ÖZERK BÖLGE STATÜ POLİTİKASI uygulanmaktadır.

1975 tarihli Haby yasasının 12 maddesine göre tüm eğitim sürecinde yerel dil ve kültür hakkında eğitim verilebilir. Özerk statüsü bulunan Korsika’da halkın %98’i hem Fransızca hem de Korsika dilini kullanırlar.

2004 yılından itibaren Korsika dili resmi dil olmuştur.

1984 yılında ise Kaledonya ile ilgili yasa kabul edilmiş, yerel dillerin okutulmasının önü açılmıştır.

İSPANYA: Bask Ülkesi Örneği:

İspanya devleti kimi yetkilerini yerel hükümetlere devretmiştir.

Ülkede 17 özerk topluluk vardır.  İspanya anayasasına göre; Katalan, Bask ve Galler dilleri konuşuldukları bölgede ortak resmi dil sayılmaktadır.

BÖLGE DİL AYIRIMI UYGULAMASI:

Aynı bölgelerde farklı dil uygulamanın ya da kültürlerin toprak esasına göre birbirinden ayrılması politikasının amacı, bazı kültürleri ve dilleri birbirinden ayırarak korumak, sürtüşmeleri ve toplumsal gerginliği ortadan kaldır maktadır. Bu uygulamayı yapan ülkeler:

HOLLANDA:

Bu ülkede iki yerli halk yaşamaktadır. Hollandalılar ve ülkenin kuzeyinde yaşayan Frezenler. Eğitim Hollanda dilinde ve Frezen dilinde yapılmaktadır. Ayrıca Frezenler Hollanda dilini de yabancı dil olarak öğrenmektedir.

NORVEÇ:

Bu ülkede iki yerli halk yaşamaktadır.

Norveçliler ve ülkenin kuzeyinde yaşayan Samiler. Norveçlilerin yaşadığı ili ile eğitim bölgelerde Norveç dilinde, Sami bölgelerinde ise Sami dilinde eğitim verilmektedir.

BELÇİKA:

Belçika üç bölgeye ayrılmış üç toplumlu bir devlettir. Bu topluluklar Fransız, Flaman ve Alman dili topluluklarıdır. Bölgeler de Valon, Flaman ve Bürüksel bölgeleridir. Merkezi devlet yetkilerinin 0/0 42’sini bölgelere ve topluluklara devretmiş durumdadır.

Toplulukların altı büyük yetki alanı vardır. Bunların dillerin kullanılışı, kültürel konular, eğitim, işbirliği, bilimsel araştırma, maliye, sosyal hizmetlerdir. Bölgelerde ise, bölge dilleri tek resmi dildir. İdare, yargı, eğitim, resmi ilanlar, işaretler, resmi dille ifade edilir.

İki resmi dil bulunan Brüksel’de Fransızca ve Flamanca iki dilliliği merkezi idare dahil, tüm kent kurumları ve sokak işaretlerinde titizlikle uygulanır. Hatta memurlar bile 0/0 50 oranında dağıtılır.

Veliler çocuklarını kent içinde oturdukları komünlere göre Fransızca ya da Flamanca okuluna göndermektedir.

Tüm Bürüksel okullarında Fransızca konuşanlar Flamanca, Flamanca konuşanlar ise Fransızca öğrenmek zorundadır.

İSVİÇRE:

Ülkenin resmi dilleri ve ulusal dilleri Almanca, Fransızca ve İtalyancadır. Ayrıca Romans dili de ulusal dildir.

Eğitim o kentin resmi diline uygun olarak yapılır. Milli Eğitim bakanlığı yoktur. Her kanton eğitim alanında özerktir.

KURUMSAL ÇOK DİLLİLİK: ( Birden Fazla Resmi Dili Bulunan Devletler )

Bu sisteme göre, Kamu sektörlerinde ( parlamento, kamu idaresi, yargı, eğitim )kurumsal olarak çok dillilik uygulanır.

KANADA:

1982 Anayasasına göre Kanada’nın resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir. Bu diller, parlamento ve hükümette eşit hak ve imtiyazdan yararlanırlar. Anayasa, talep eden tüm Kanada vatandaşlarına Fransızca ya da İngilizce eğitim verilmesini öngörür.

Evet, Herhalde bu örnekler ve uygulamalar, anadilde eğitim talebinin bölücülük olmadığını tam tersine demokrasinin ve insan haklarının bir gereği olduğunu kanıtlıyor diye düşünüyorum.

Değerli Konuklar,

Konuşmamın bundan sonraki bölümünde Çoğulcu demokrasi partisinin amaçlarını ve hedeflerini ele alacağım.

ÇDP Çerkes Halkının: Türkiye Cumhuriyeti ve coğrafyası içinde kendi dili, kültürü ve etnik kimliğiyle eşit bir halk olma, varlığını geleceğe taşıma, iradesini güçlü bir şekilde ortaya koymasının somut bir sonucu olarak kurulan ve 38 kurucusundan 37 tanesi Çerkes 1 tanesi Laz olan ‘’ çoğulcu demokrasi ‘’ anlayışını savunan bir siyasi partidir.

Açıkça ilan ediyoruz ki: ÇDP hiçbir ideolojinin, hiçbir siyasi partinin, hiçbir baskı gurubunun projesi ya da uzantısı değildir.

ÇDP kimden gelirse gelsin Türkiye’nin demokratikleşme sürecini ve istikrarını akamete uğratacak her türlü eylem ve söylemi karşıdır.

ÇDP’ ye göre Türkiye’nin etnik sorunlarının yanı sıra Türkiye’de iç barış ve istikrarın sağlanabilmesi için acilen çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri de ‘’ Alevi Sorunudur’’.

ÇDP Alevi sorununun çözümü noktasında Alevilerin kendilerini tanımladıkları şekilde kabul görmelerini ve taleplerinin anayasal güvence altına alınmasını savunur

İçinden geçtiğimiz süreçte Devlet ve AKP iktidarı farklı dinamiklerin zorlamasıyla yavaş yavaş demokratikleşmeye, ülke tarihi ile yüzleşmeye, etnik ve dini sorunlarını çözmeye çalışıyor.

Ancak, AKP iktidarının Türkiye’nin etnik sorunlarını sadece Kürt sorununa indirgeyerek çözmeye çalışması, diğer halkları ve taleplerini görmezden gelmesi, son derece tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu uygulama halklar nezdinde silahlı mücadelenin muhatap kabul edildiği, demokratik mücadelenin kabul görmediği algısını yaratacaktır ki, bu da Türkiye Halklarında yeni kırılmalara yol açacaktır.

ÇDP bu süreçte Çerkes sorununu Türkiye kamuoyunun, siyasetin, devletin ve hükümetin gündemine taşıyacak, Çerkes Halkının taleplerinin hayata geçene kadar yılmadan çalışacaktır.

Türkiye’nin etnik kimlik sorunları tüm halkları kapsayan bir paket olarak ele alınmalı, tüm halkların temsilcilerinden oluşan akil adamlar heyeti oluşturulmalı ve hazırlanacak raporlar doğrultusunda bir çözüm süreci işletilmeli idi.

Bugünkü akil adamlar heyeti ise sadece Kürt sorununa endeksli bir heyettir. İşletilen süreç ise sadece Kürt sorununa endeksli bir süreçtir.

Kürt siyasi hareketi de bu süreçte bir taraftan tüm Türkiye halklarını temsil ettiğini iddia ederken diğer taraftan devletle yaptığı pazarlıkları sadece Kürt halkının sağlayacağı kazanımlar üzerinden yürütmektedir.

İşte tam da bu noktada partimizi bölücü hatta Kürtçü olmakla itham edenlere cevap vermek gerekiyor:

ÇDP, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygılıdır, ancak Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasını sadece Türk etnik unsurunun vatanı olarak değil, tüm Türkiye halklarının ortak vatanı olarak kabul eder.

ÇDP bayrağa saygılıdır ancak bayrağı Türk etnik unsurunun kurduğu bir devletin bağımsızlık sembolü olarak değil, Türkiye halklarının kurduğu ortak devletin bağımsızlık sembolü olarak kabul eder.

ÇDP Türkiye coğrafyasını Türk etnik unsurunun vatanı olarak değil, Türkiye halklarının ortak vatanı olarak kabul eder.

Bu nedenledir ki ÇDP, ulus devlet ideolojisine biat etmeyen Çerkeslerin ve Türkiye Halklarının partisidir.

Diline, kültürüne, etnik kimliğine sahip çıkmak bölücülük değil, tam tersine insanlık onuruna sahip olmanın bir gereğidir.

ÇDP Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde tüm demokratik insan haklarına saygılı siyasi yapı ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği iş birliği halinde olacaktır

ÇDP pazar yapmış herhangi bir ideolojinin partisi değildir; tüm farklı dünya görüş ve inançlarına sahip insanların ortak olarak demokrasi ve insan hakları mücadelesi verebilecekleri bir siyasi platformdur.

ÇDP tüm Türkiye halklarını eşit olarak görür, hepsine karşı aynı sevgi ve saygıyı gösterir, hepsinin demokratik hak taleplerinin yılmaz savunucusu olacaktır.

ÇDP Tüm halkların varlıklarını koruyabilmeleri için gerekli demokratik ortamın oluşması için tüm gücüyle çalışacaktır..

ÇDP Çerkes Halkını demokratik açılım ve çözüm sürecinin bileşeni haline getirerek, Çerkes Halkının sorunlarını çözmeyi amaçlayan bir siyasi harekettir.

ÇDP Çerkes halkı adına seslendirdiği tüm demokratik hak taleplerini aynı zamanda tüm Türkiye halkları adına talep eden bir siyasi harekettir.

ÇDP Türkiye Halklarının sorunlarının çözümü noktasında ezilen, mağdur edilen, yok sayılanların yanındadır.

Sosyal medyada, kendi kimliğini inkâr ederek ÇDP’yi bölücülük ve Kürtçülükle suçlayan asimilasyon mağduru Çerkes Kardeşlerimizi de etnik kimliklerine sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Gelin Suriye’de, Ürdün’de Arap, Türkiye’de Türk olmaktan vazgeçin.

Sizin atalarınız Ruslarla dillerini, kültürlerini, etnik kimliklerini korumak için savaştılar, soykırıma uğradılar, sürgüne tabi tutuldular.

Şimdi sen nasıl olur da etnik kimliğini inkâr ederek kendini başka bir kimlikle tanımlarsın.

ÇDP,

– Çerkes Halkının etnik kimliğiyle eşit vatandaş olması,

– devlet eliyle 7/24 yayın yapan Çerkesce televizyon ve radyo kanalları açılması,

– devlet eliyle Çerkes kültür merkezleri açılması,

– devlet okullarında Çerkesce anadili eğitimi yapılması,

– Çerkes kimliğinin anayasal teminat altına alınması taleplerini gündeme getirip, hayata geçirilmesini sağlamayı amaç edinmiş bir siyasi harekettir.

ÇDP, tüm demokratik ülkelerin anayasalarında yer alan ‘’ Anayasal Vatandaşlık ‘’ tanımını savunur.

Anayasal vatandaşlık Türkiye gibi çok birden çok etnik halkın yaşadığı ülkeler için en anlamlı vatandaşlıktır.

Anayasal vatandaşlık milliyetçi eğilimlerin dışlayıcılığını ortadan kaldırmak, bütün uluslar ve azınlıklar arasında eşitçe bir düzenin kurulması için kullanılan bir tanımdır. Bu tanımla,  azınlıkların kendi aidiyetlerini korumaları mümkün olmuştur.

Anayasal vatandaşlık tanımı, etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel, kültürel bir öğeye dayanmaz.  Bu tanımda öncelikli ve imtiyazlı herhangi bir ulus ve etnik bir grup yoktur.

Türkiye’de ki, vatandaş olan herkesin Türk kabul edildiği anlayış, Türk ulusal ve etnik yapısına tanınan imtiyaz, anayasal vatandaşlık konseptine aykırıdır. Anayasal vatandaşlıkta çoğulcu değerlerin kabulü esastır. Bu nedenle, devlet toplumu oluşturan gruplara karşı eşit mesafede ve tarafsız durur. Bütün grupların kolektif hakları güvence altına alınır.

Anayasal vatandaşlığın başka bir özelliği de, ulusal ve etnik toplulukların gizli ve açık biçimde asimile edilmesinin, baskılanmasının, sindirilmesinin kesinlikle yasaklanmasıdır.

Vatandaşlığa ‘’ Toplumu homojenleştiren ‘’ tekleştiren, bir etnik ve ulusal topluluğun üstünlüğünü sağlayan bir enstrüman olarak bakılamaz.

Aksine bireyin ve toplulukların farklılıkları hukuki güvenceye bağlanır. Bu da çağdaş, çoğulcu katılımcı demokratikleşmeyi hem öngörür hem de kurumlaştırır.

Devlet vatandaşın hizmetinde olan bir devlettir. Devlet ulusal ve etnik topluluklardan, dinlerden, mezheplerden, sınıflardan ideolojilerden özerktir. Başka bir deyimle devlet, tarafsız ve ‘’ ulus üstü ’’ bir devlettir.

ÇDP ranta dayalı olmayan, kazancın emeğe dayalı olduğu, milli gelirin adaletli dağıtıldığı bir ekonomi anlayışını savunur. Ezenlere karşı ezilenlerle, sömürenlere karşı sömürülenlerle birlikte hareket eder.

ÇDP Türkiye’de Çoğulcu demokrasi anlayışına dayalı olarak kurulan ilk partidir. Türkiye Halkları artık sistemin çoğunlukçu demokrasi anlayışına dayalı siyasi partilere mahkûm değildirler.

ÇDP politik yaşamda kadın, erkek eşitliğinden yanadır. Kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanmasını savunur.

ÇDP gençliğin siyasete aktif katılımını savunur. Gençlere sağlıklı iş imkânları sağlanması için çalışır. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanması için çalışır.

Sevgili Çerkesler:

Soğuk savaşın bitmesi, küreselleşme ve iletişim çağı ulus devletleri zayıflattı ve bunun sonucu olarak ülkemizde de çevre yani taşra merkeze yerleşti ve yeni bir paylaşım düzeni kuruldu. Ne hazindir ki kendisini ulus devletin merkezinde gören Çerkes elitleri Çerkes halkını örgütleyerek siyasallaştırıp taşradan yani çevreden merkeze taşıyacaklarına ulus devleti savundular ve bunun sonucu olarak hem kendileri kaybettiler hem de Çerkes Halkına kaybettirdiler.

İşte bu nedenledir ki bu gün ülkemizdeki paylaşım düzeninde tüm toplumsal kesimler örgütlü olarak yer ve pay alırken Çerkesler bu paylaşım düzeni içinde yoklar ve nüfusları oranında paylarına düşeni alamıyorlar.

Hem zaten demokrasi ile bütünleşmiş cumhuriyet yönetimleri örgütlü azınlığın çoğunluğu yönetmesi esasına dayanırlar. Eğer örgütlü değilseniz ne sistem içinde var olabilir ne paylaşım düzeninde yer alabilir ne de varlığınızı sürdürebilirsiniz.

Artık bu gerçekleri açık bir şekilde görmeli ÇDP içinde bütünleşerek siyasal sistem içinde güçlü bir şekilde yer almalıyız.

Çerkes Halkı ve ÇDP Türkiye siyasetinde güçlü bir aktör olmak için gerekli nüfus gücüne sahiptir. Yeter ki biz gücümüzün farkına varalım.

Şu da bir gerçektir ki, Çerkes Halkının Türkiye’deki kazanımları Ata vatanımız Kafkasya’ya da pozitif olarak yansıyacaktır.

Sevgili Çerkesler,  bugüne kadar farklı nedenlerle, farklı siyasi partiler içinde görev almış, oy vermiş olabilirsiniz;

Ancak, bugün Çerkeslerin varlık mücadelesinin öncüsü olan bir siyasi partimiz var.

Eğer bu ülkede

–   Çerkes kimliğimizle eşit vatandaş olmak istiyorsak,

–  anadilimiz Çerkesceyi yaşatmak istiyorsak,

–   kültürümüzü yaşatmak, varlığımızı geleceğe taşımak istiyorsak,

Zaman, ÇDP de bütünleşme zamanıdır.

Artık hiç bir Çerkes ÇDP dışında kalmayı hiç bir mazeretle açıklayamaz.

ÇDP ile birlikte artık her seçim öncesi Çerkes Halkının, şahsi ikbal beklentileri adına farklı siyasi yapılara istismar ettirilme dönemi sona ermiştir.

Çerkes Halkının partisi olan ÇDP 2015 genel seçimlerinde anadili ile müzikleri ile bayrakları ile Türkiye sathında bağımsız adaylarla seçime girecek ve varlık mücadelemize öncülük edecektir.

Halkımızı, ÇDP içinde kenetlenmeye ve varlık mücadelemiz ekseninde birleşmeye, örgütlenme sürecimize destek vermeye davet ediyoruz.

Konuşmama son verirken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyor, şükranlarımı sunuyorum.

YAŞASIN ÇERKES HALKININ VARLIK MÜCADELESİ!

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir