
Her toplum, er ya da geç kendisine şu soruyu sormak zorundadır: Geleceğimiz hakkındaki kararları kim veriyor? Biz mi, başkaları mı?
Eğer cevabımız “biz” ise, o toplum kendi kaderini belirleyebilecek kurumsal araçlara sahip demektir. Geleceğini planlayabilir, önceliklerini belirleyebilir ve karşılaştığı sorunlara kendi iradesiyle çözüm üretebilir.
Eğer cevap “başkaları” ise durum farklıdır. O toplum ne kadar köklü bir tarihe, ne kadar zengin bir kültüre sahip olursa olsun, zaman içinde kendi geleceği üzerindeki denetimini kaybetmeye başlar. Önce karar alma süreçlerinden uzaklaşır, ardından görünmezleşir ve sonunda kendi geleceğini belirleyen değil, başkalarının aldığı kararların sonuçlarına katlanan bir topluluğa dönüşür.
Bugün hem anayurt hem de diaspora Çerkes toplumunun karşı karşıya bulunduğu temel mesele tam da budur.
***
Onlarca yıldır dilimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi büyük fedakârlıklarla korumaya çalışıyoruz. Dernekler kuruyor, kültürel etkinlikler düzenliyor, çocuklarımıza anadil öğretmeye gayret ediyoruz. Bunların tamamı son derece kıymetli çalışmalardır elbette.
Ancak dürüstçe kendimize şu soruları da sormalıyız:
– Bunca emeğe rağmen neden her kuşakta Çerkesçe konuşanların sayısı azalıyor?
– Neden gençlerin aidiyet duygusu zayıflıyor?
– Neden kültür kurumlarımızdaki müdavim kadroların yaş ortalaması sürekli yükseliyor ve sorumluluk giderek daha dar bir gönüllü kadronun omuzlarında kalıyor?
Çünkü karşı karşıya olduğumuz sorunların önemli bir bölümü artık kültürel değil, siyasidir.
Hiçbir bebek kimlik bilinciyle doğmaz. Kimlik; eğitim sistemi, medya, kamu politikaları, şehirleşme, ekonomik imkânlar ve sosyal teşvikler içinde şekillenir. Bu alanların tamamını ise siyasal kararlar belirler. Dolayısıyla, asimilasyon yalnızca kültürel bir süreç değil; uzun yıllar boyunca alınan siyasal kararların da doğal sonucudur.
Örneğin, köylerdeki ilkokulların kapatılmasının çocuklu genç aileleri nasıl şehre göçe zorladığını ve bunun sonucu yerleşim alanlarımızın nasıl hızla insansızlaştığını düşünelim. Yine sonrasında alınan bir başka kararla köylerimizin mahalle haline getirilmesinin kültürel sonuçlarını ele alalım.
Siyasetin şekillendirdiği yönetim kadroları, bu kararların kültürümüz aleyhine doğuracağı sonuçları niçin dikkate almadı?
Veya başka bir şekilde sorarsak; kararlardan olumsuz etkilenen topluluklarımız, bu kararların bedelini sandıkta ödetecek bir siyasi güce sahip olsaydı sonuç yine böyle olur muydu?
Modern devletlerde eğitim politikalarını, kültürel destekleri, kamu bütçesini, yerel yönetimlerin önceliklerini, üniversitelerde hangi bölümlerin açılacağını ve anavatanla ilişkilerin çerçevesini siyaset belirler. Kısacası sorunlarımızın önemli bir kısmını siyaset üretmektedir.
Siyasetin ürettiği sonuçlar ise yalnızca kültürel faaliyetlerle değiştirilemez. Demokratik sistemlerde karar alma mekanizmalarında yer almayan toplumlar, alınan kararların öznesi değil, nesnesi hâline gelirler. Bugün Çerkesler tam da bu konumdadır ve değiştirilmesi gereken şey tam olarak budur.
***
Bazıları şu soruyu soruyor: “Derneklerimiz var. Neden ayrıca bir siyasi partiye ihtiyaç olsun?”
Çünkü dernekler ile siyasi partilerin işlevleri birbirinden tamamen farklıdır; bunu net bir şekilde idrak etmek gerekir.
Bir dernek kültürü yaşatabilir, dil kursu açabilir, araştırmalar yapabilir, dayanışma sağlayabilir, festivaller düzenleyebilir… Bunlar vazgeçilmez faaliyetlerdir. Ancak hiçbir dernek kanun çıkaramaz, devlet bütçesini değiştiremez, milli eğitim politikalarına yön veremez, üniversitelerde bölüm açılmasını sağlayamaz, yerel yönetimlerin önceliklerini belirleyemez ya da uluslararası ilişkiler konusunda devlet adına müzakere yürütemez.
Üstelik çağımızın, özellikle de azınlıkların temel sorunları tam da bu alanlarda ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle siyasi araç gerektiren sorunları yalnızca sivil toplum araçlarıyla çözmeye çalışmak, ameliyat gerektiren bir hastalığı yalnızca ağrı kesiciyle tedavi etmeye çalışmaya benzer.
***
Bunun yanında gözden kaçan daha temel bir gerçek var: Demokratik devletlerde iktidarlar, karşılarında örgütlü bir oy gücü ve kurumsal bir siyasi yapı gördüklerinde ona göre tutum geliştirirler.
Siyasi parti bu nedenle yalnızca seçimlere katılan bir organizasyon değildir; toplum ile devlet arasında sürekli çalışan, devletin diliyle konuşan meşru bir temsil mekanizmasıdır. Haklı olmak tek başına yeterli değildir. Hakların kullanılabilmesi, onları sürekli takip edecek kurumsal bir siyasi iradenin varlığına bağlıdır.
Anayasal güvence altında bulunan birçok hak, arkasında sürekli bir siyasal takip olmadığı takdirde zamanla fiilen etkisiz hâle gelebilir. Örneğin, ortaöğretim için tanınan seçmeli anadil dersleri dil problemimizi çözmeye yetti mi? Maalesef hayır. Siyasi bir takibi ve altyapı desteği olmadığı için bu hak büyük oranda işlevsiz kaldı.
Peki hangi sivil kurumumuz bu işlevsizliğin farkına varıp kurumsal olarak peşine düşebildi? Hiçbiri. Çünkü devlet bu hakkı tanıyarak “top sizde, ben üzerime düşeni yaptım” dedi ve kenara çekildi. İşte tam bu noktada, yeni çözüm önerileriyle güçlü bir siyasi mücadele gerekiyor. Bu mücadeleyi de toplumu arkasına almış, elinde oy kozu olan bir siyasi merkezden başkası yürütemez.
***
Siyasete sıcak bakanların önemli bir kısmı ise çözümün mevcut ana akım partiler içinde yer almak olduğunu düşünüyor. İlk bakışta bu yaklaşım makul görünebilir.
Ancak hiçbir siyasi parti, kuruluş amacı dışında kalan meseleleri veya kimlik meseleleri gibi “hassas” konuları önceliği hâline getirmez. Yukarıda bahsettiğimiz seçmeli ders uygulamasının işlevsizliği hangi ana akım siyasi partinin umurundadır? Bunun için kim bürokrasiyle veya yerleşik yapılarla siyasi bir çatışmayı göze alır?
Ana akım bir partide görev alan Çerkes siyasetçi, öncelikle partisinin programına ve disiplinine tabidir. Çerkes toplumunun taleplerini ancak partisinin izin verdiği ölçüde ve sınırda gündeme taşıyabilir. Bağımsız bir siyasal merkez oluştuğunda ise öncelikler tersine döner. Bu kez siyasetçiler partilerinin değil, temsil ettikleri toplumun gündemini esas almak zorunda kalırlar.
***
Bugün Çerkesler hemen her siyasi partiye dağılmış durumdadır. Birçoğu kendi partisinde önemli görevler de üstlenmektedir. Ancak bu bireysel başarılar, maalesef kolektif bir temsil üretmez.
Bugün milyonlarca Çerkes seçmenin hem muhalefete hem de iktidar partisine oy verdiği bir gerçektir. Ama her iki taraf için de Çerkes kimliğinin korunması temel bir siyasal öncelik değildir.
Niçin? Çünkü bu oylar görünür değildir.
Siyaset, dağınık oyları değil; örgütlü iradeyi dikkate alır. Kendi içinde örgütlenmiş topluluklar, ortak taleplerini sürekli ve kurumsal biçimde savunabildikleri için dağınık topluluklardan çok daha fazla siyasal etki üretirler.
Mecliste bulunan Çerkes milletvekilleri de aynı nedenle toplumun taleplerini son derece sınırlı ölçüde dile getirebilmektedir. Savundukları tezlerin arkasında görünür ve örgütlü bir seçmen iradesi bulunmadığında, kimlik meselelerinde daha güçlü bir siyasal duruş sergilemeleri mümkün olmamaktadır.
***
Tarih bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Kimliğini uzun süre koruyabilmiş toplumların ortak özelliği, yalnızca kültürlerini yaşatmaları değil; o kültürü koruyacak siyasal kurumları da inşa etmiş olmalarıdır.
– İspanya’da Bask kimliğinin korunmasında Bask Milliyetçi Partisi (Basque Nationalist Party) onlarca yıldır belirleyici bir rol üstlenmiştir.
– Galler’de Gal dilinin yeniden güç kazanmasının arkasında yalnızca kültürel çalışmalar değil, bunu siyasal programa dönüştüren Plaid Cymru (Galler Partisi) adlı kurumsal yapının mücadelesi vardır.
– İtalya’nın Güney Tirol bölgesinde Alman azınlığın dili ve eğitim hakları, güçlü bir siyasal temsil (South Tyrolean People’s Party) sayesinde anayasal ve kurumsal güvenceye kavuşmuştur.
Başka pek çok ülkede benzer örnekleri var. Bunları önceki yazılarımda belirtmiştim.
Bu partiler yalnızca seçim kazanıp tek başına iktidar olmak için kurulmadılar; toplumlarının pazarlık gücünü artırmak ve haklarını korumak için kuruldular. Çünkü demokraside “görünür ve kilit bir aktör” olmak, çoğu zaman tek başına iktidar olmaktan çok daha işlevseldir.
***
Bir başka yanlış kanaat de şudur: “Nasıl olsa tek başımıza iktidar olamayacağız.”
Oysa siyaset yalnızca iktidar olmak demek değildir. Siyaset; gündem belirlemek, diğer partileri etkilemek, kamuoyunu yönlendirmek, kanun tekliflerini tartışmaya açmak, bütçe görüşmelerinde söz sahibi olmak, yerel yönetim politikalarını şekillendirmek ve toplum adına sürekli müzakere yürütebilmektir.
Pazarlık yalnızca seçim sonrasında yapılan koalisyon görüşmelerinden de ibaret değildir. Kamusal hayatın hemen her alanı kesintisiz bir müzakere sürecidir. Masada olmayanların talepleri ise çoğu zaman gündeme bile gelmez.
Bugün çevre politikalarının dünya gündemine girmesinde en önemli aktörlerin başında Alman Yeşiller Partisi (Alliance 90/The Greens) gelmektedir. Bir dönem marjinal görülen çevre sorunları, bugün onların siyasi mücadelesi sayesinde tüm partilerin programına girmek zorunda kalmıştır. Siyasette haklı olmak önemlidir; fakat haklılığın sonuç üretebilmesi için örgütlü bir güce dönüşmesi gerekir.
***
“Parti kurmak bölücülük müdür?” sorusu akıllara gelebilir.
Hayır, değildir.
Tam tersine, demokratik toplumlarda farklı kesimlerin meşru siyasal temsil merkezleri oluşturabilmesi, sistemi işler kılan mekanizmanın doğal bir parçasıdır. Temsil edilmeyen farklılıklar zamanla kontrolsüz sorunlar üretir; meşru zeminde temsil edilen farklılıklar ise ortak hukuk içinde barışçıl çözümlere kavuşur.
Bugün Çerkeslerin güçlü bir kültürel ve sosyal sermayesi var. Fakat bu birikim siyasal bir sermayeye dönüşemediği için kolektif bir güç üretilememektedir. Siyasi parti, tam da bu dönüşümü sağlayacak kurumsal araçtır. Çünkü toplumlar şahsi fedakârlıklarla bir süre daha ayakta kalabilir; fakat geleceklerini ancak kurumlar aracılığıyla güvence altına alabilirler. Şahıslar yorulur, kuşaklar değişir, gönüllüler azalır; fakat hafızayı, tecrübeyi ve mücadeleyi gelecek nesillere kurumlar aktarır.
***
Siyasal bir kurumumuz olmazsa ne kaybederiz?
Asimilasyon devam eder, dil kaybı hızlanır, gençler giderek baskın kültürlerin içinde erir, dernekler yaşlanır, kurumsal hafıza zayıflar ve toplumun ortak aklı oluşamaz. Daha da önemlisi, bugünkü kuşağın siyasal örgütlenme konusundaki ihmali, gelecek kuşakların sahip olabileceği seçenekleri daraltır. Bugün alınmayan her siyasal inisiyatif, yarın çocuklarımızın telafi etmekte zorlanacağı kayıplara dönüşebilir.
Çünkü dil kendi kendini koruyamaz. Kültür kendi kendini finanse edemez. Kimlik kendi kendini geleceğe taşıyamaz. Bunları yaşatan; eğitim politikaları, hukuki güvenceler, kamu kaynakları ve güçlü kurumlardır. Bu kurumların şekillendiği yer ise siyaset alanıdır.
***
Tarih bize hiçbir toplumun bir günde yok olmadığını göstermektedir. Toplumlar önce görünmezleşir, sonra etkisizleşir, ardından unutulurlar. Kültürler çoğu zaman silahla değil; ilgisizlik, temsil eksikliği ve kurumsuzluk nedeniyle tarih sahnesinden çekilir.
Netice-i Kelâm:
Çerkeslerin siyasi parti kurma arayışı, bir etnik üstünlük iddiası veya devlete karşı duruş değildir. Bu, demokratik sistem içinde kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma iradesidir.
Bir toplumun gerçek gücü yalnızca nüfusundan değil, örgütlenme kapasitesinden gelir. Sayıca daha küçük ama kurumsal olarak örgütlü topluluklar, çoğu zaman kendilerinden çok daha kalabalık ama dağınık topluluklardan daha fazla siyasal etki üretebilmektedir. Çünkü siyasette belirleyici olan yalnız kaç kişi olduğunuz değil; ne kadar koordineli hareket edebildiğinizdir.
Bugün siyasi olarak örgütlenmeyen toplumların, yarın kültürel olarak varlıklarını koruyabilmeleri mümkün gözükmüyor. Çerkeslerin önündeki tercih açıktır: Ya yalnızca geçmişini yaşatmaya çalışan bir topluluk olarak kalacak ve zaman içinde erimeye devam edecek; ya da kültürünü, hukukunu, kurumlarını ve geleceğini koruyacak siyasal iradeyi inşa edecektir.
Birinci yol yalnızca geçmişi muhafaza etmeye çalışır, ikinci yol ise geleceği kurar. Çünkü bir toplum varlığını yalnızca geçmişini hatırlayarak sürdüremez; geleceğini şekillendirecek kurumları inşa edebilirse ancak ayakta kalabilir.
755
Mükemmel bir analiz olmuş Erol bey , ellerinize ve yüreğinize sağlık.
Allah size bu güzel ve mantıklı yazılarınızı kaleme alacak uzun ömürler versin.
Bizim toplumumuzda kendi siyasetini yapma konusunda ciddi çekinceler olduğunu , bu cesareti bir türlü gösteremediğine hepimiz tanık olduk. Aydın olarak kabul ettiğimiz soydaşlarımız siyasallaşmanın önünü kesmek için insan üstü çaba gösterdiler.
Ben bu davranışın gerekçeleri araştırmaya ve incelemeye değer kanaatindeyim
Erol bey teşekkürler , harika bir analiz yapmışsınız .kalemine sağlık diliyorum , galiba iletişim sorunu var zannederim zira ben bile İstanbulda yaşayan Emekli il emniyet müdürü olarak bu yazı ile haberdar oldum . Çağımızda iletişimin çeşitliliği çok olmasına rağmen neden partimiz kendisini tanıtamıyor , hiçbir Çerkez evladı kendi partisi var iken başka partiye oy vermez bu iletişimide en iyi olarak derneklerimiz vede konfederasyonumuz sağlayabilir mecliste mevcut milletvekillerimizle sıkı işbirliği ile başarabiliriz şahsen ben şu anda 78 yaşındayım bütün benliğimle verilecek her göreve hazırım kolay gelsin aydınlık yarınlara birlik beraberlik içinde başarabiliriz .Nurdan Akçay Emekli birinci sınıf Emniyet müdürü.kalın salıncakta.