
Geçen hafta kaleme aldığım yazıda, Çerkes toplumunun kendi siyasal partisi etrafında kenetlenmesi gerektiğini ifade etmiştim. Yazı, beklediğimden fazla yankı buldu. Destekleyenler de oldu, itiraz edenler de. Yüz yıldır atılan formatların bir sonucu olarak “etnik kimlik” ve “parti” kavramları yan yana gelince bazı kesimlerde hala ciddi alerji meydana getiriyor.
Yapılan yorumların tamamını okudum. Elbette her zaman olduğu gibi yine hakareti ve kibrini tartışmanın önüne koyanlar vardı. Yaşımız ilerledi; artık bu tür polemiklerle vakit kaybetmenin kimseye fayda sağlamadığını biliyor, onları sadece notlarımız arasına alıp geçiyoruz. Çünkü hakaretin de kibrin de kaynağı önyargıdır. Önyargının hâkim olduğu yerde ise zaten gerçek bir tartışma olamaz. Varsın onlar olumsuzlukları ile kendi kendilerini zehirlemeye devam etsinler.
Buna karşılık, samimiyetle itiraz eden, kaygılarını ve eleştirilerini sert veya yumuşak bir üslupla paylaşan herkese teşekkür ediyorum. Çünkü farklı düşündükleri hâlde meseleyi konuşmaya değer gören insanlar, toplumun ortak aklının oluşmasına katkı sunarlar. Bu eleştirileri göz ardı etmeyerek kısa da olsa cevaplarımı yazının sonuna ekledim. (*) Çünkü bir fikir ancak bu şekilde eleştirilerle sınandığında olgunlaşır. Bu yazıyı da biraz böyle okumak gerekir.
Bu arada eleştiriler bize önemli bir gerçeği de gösterdi. Anlaşılan o ki, toplumumuzun bir kesimi için konuşulması gereken ilk konu siyasi partinin kendisi değil, onu gerekli kılan zeminmiş. Aslında haksız bir tespit de sayılmaz. Bir aracın gerekliliğini tartışmadan önce, o araca neden ihtiyaç duyulduğunu konuşmak elbette maksada daha uygun olur.
Biraz mizahla ifade edecek olursam, geçen haftaki yazımda tavuğu anlatmaya çalışmıştım; oysa önce yumurtayı ve civcivi anlatmalıymışım. Bu yazımla fikrimi değil ama konunun anlatım sırasını değiştiriyorum. Bir başka ifadeyle küçük bir takdim-tehir yapıyorum. Çünkü siyasi parti bir amaç değil, siyasal temsilin araçlarından biridir. Önce siyasal temsil ihtiyacında mutabık kalabilirsek, onun hangi araçlarla güçlendirileceğini konuşmak çok daha kolay olacaktır.
Bu nedenle bu yazıda “parti” kavramını değil, onu da içine alan daha geniş bir meseleyi, siyasal temsili konuşacağız.
Ancak öncelikle birkaç temel kavramı siyaset bilimi literatüründeki anlamıyla açıklamakta fayda var. Çünkü devamında yapacağımız bütün değerlendirmeler bu kavramlara dayanacak.
SİYASAL TEMSİL
Modern demokrasilerde hiçbir toplum, taleplerini devletin karar alma mekanizmalarına doğrudan taşıyamaz. Bunu sağlamak için toplum adına konuşan, müzakere eden ve karar süreçlerine katılan temsil mekanizmaları oluşturulur. İşte buna siyasal temsil denir.
Siyasal temsil, kişinin kendi adına hareket etme yetkisini, belirli bir süre ve belirli sınırlar içinde başkasına devretmesidir.
Bir başka perspektiften siyasal temsil, bazı toplumların keyfi olarak tercih ettiği bir şey değil; günümüzün revaçta “toplumsal işletim sistemi” olan demokratik düzenin temel işleyiş biçimidir.
***
Siyaset bilimi literatüründe siyasal temsil, yalnızca bir seçim kazanmak ya da parlamentoya milletvekili göndermek olarak tanımlanmıyor. Hannah Pitkin‘in ortaya koyduğu temsil anlayışına göre temsil, bir topluluğun çıkarlarını, taleplerini ve iradesini kamusal karar süreçlerinde görünür kılma faaliyetidir. Temsil edilmeyen bir topluluk yalnızca yönetime katılmaktan mahrum kalmaz; zamanla kamusal alanda da görünmez hâle gelir (Kamusal alan: Herkese ait olan, herkesi ilgilendiren meselelerin vuku bulduğu yer). Çünkü siyaset, sadece karar alma süreci değil, aynı zamanda hangi taleplerin duyulacağına ve hangilerinin dikkate alınacağına karar verilen alandır.
***
Şuna da dikkat edilmeli: Demokrasi teorilerinde temsilin karşıtı katılım değil, dışlanmadır. Yani temsil edilmiyorsan dışlanmışsın demektir.
Bir de, temsil mekanizmalarının var olması, her şeyin, herkes için mükemmel olduğu anlamına da gelmez, bu mekanizmalar içinde görünür olabilen toplumsal kesimler için ancak her şey mükemmel sayılabilir.
Bu nedenle siyasal temsil, öz farkındalığı olan herhangi bir topluluk için fantezi veya lüks değil; varlığını sürdürebilmesinin temel şartlarından biridir. Çünkü siyasal alanda görünmeyen bir toplumun ihtiyaçları kamu politikalarına yansımaz; kamu politikalarına yansımayan ihtiyaçlar ise karşılanmaz ve zamanla gündem olmaktan çıkar.
SİYASAL TEMSİL KAPASİTESİ
Bu noktada bir de “siyasal temsil kapasitesi” kavramını açıklamamız lazım. Çünkü siyasal temsil kapasitesi yalnızca milletvekili çıkarabilmek değildir.
Bir toplumun ortak meselelerini belirleyebilmesi, bunlar üzerinde ortak irade oluşturabilmesi, taleplerini kamuoyuna ve karar vericilere taşıyabilmesi, bu talepler doğrultusunda politika geliştirebilmesi ve bütün bunları kişilerden bağımsız, sürekli ve kurumsal biçimde sürdürebilmesine siyasal temsil kapasitesi denir. Çünkü temsil, yalnız seçim günü sandıkta değil; bir seçimden diğer seçime kadar geçen sürede her gün üretilen siyasal etkiyle ölçülür.
Kısaca siyasal temsil kapasitesi; bir toplumun kendi geleceği hakkında alınan kararlarda ne ölçüde söz sahibi olabildiğinin adıdır. Dolayısıyla temsil kapasitesi, yalnız bugünün değil, yarının da siyasal gücünü ifade eder.
***
Şimdi kendimize sorabiliriz:
Çerkes toplumu bugün, geleceğini güvence altına alabilecek ölçüde güçlü bir siyasal temsil kapasitesine sahip midir?
Bu soruya bu aşamada verilecek cevap aslında yazının geri kalanının nasıl gelişeceğini de belirleyecektir.
Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyorsak, artık temsil meselesini konuşmaktan kaçınma lüksümüz kalmamış demektir, ki ben bu cevabın “hayır” olduğuna inandığım için yazıma devam ediyorum.
KÜLTÜREL FAALİYETLER VE SİYASAL GERÇEKLİK
Bugün Çerkes toplumunun kültürel hayatı büyük ölçüde derneklerimizin, vakıflarımızın, gönüllülerimizin ve fedakâr insanlarımızın omuzlarında yükselmektedir. Bu emeğin kıymetini teslim etmeden yapılacak hiçbir değerlendirme adil olmaz. Çünkü eksiğiyle, fazlasıyla bugüne kadar dilimizi, kültürümüzü ve toplumsal birikimlerimizi, hafızamızı ayakta tutmaya çalışan en önemli kurumlar onlar olmuştur.
Ancak iyi niyet ve fedakârlık tek başına yeterli olmuyor.
On yıllardır büyük emekler verilmesine rağmen anadilini günlük hayatta kullananların sayısı azalıyor, genç kuşakların kurumsal hayata ilgisi zayıflıyor, kültürel birikim giderek eriyor ve kimlikler yaşanan bir hayat biçimi olmaktan çıkıp çoğu zaman aile büyüklerinden dinlenen bir hatıraya dönüşüyor.
Bu tabloyu tasvir etmek acı ama gerçek bu maalesef.
Şu soruyu artık kendimize dürüstçe sormamız gerekiyor: Bunca emeğe rağmen sorunlarımız büyümeye devam ediyorsa, yalnızca emek veren insanları değil, kullandığımız araçları da sorgulamak zorunda değil miyiz?
Çünkü hiçbir yöntem, geçmişte başarılı oldu diye gelecekte de aynı sonucu vereceği garantisini taşımaz. Toplumlar değiştikçe sorunlar da değişir; değişen sorunlar ise yeni araçlar ve yeni metotlar gerektirebilir.
KÜLTÜR ve SİYASET, AĞAÇ ile TOPRAK GİBİDİR
Önceki yazımda da değindim, bugün karşı karşıya bulunduğumuz meselelerin önemli bir kısmı ilk bakışta kültürel görünse de, çözüm yolları büyük ölçüde siyasidir.
Örneğin, kültür merkezlerine ne kadar kaynak ayrılacağına siyaset karar verir (Alevilere Kültür Bakanlığı bünyesinde ayrılan kaynakları hatırlayın); TRT’de hangi dillerde yayın yapılacağına siyaset karar verir (TRT’deki Kürtçe yayınları hatırlayın); üniversitelerde hangi bölüm ve enstitülerin açılacağına siyaset karar verir (İki üniversitedeki Adige/Abhaz dili bölümlerinin açılışı bu sayededir); yerel yönetimlerin hangi kültürel projeleri destekleyeceğine siyaset karar verir (1500 cem evinin nasıl açıldığını hatırlayın)…
Kısacası kültürü yaşatacak hukuki ve kurumsal zeminin sınırlarını ve vasfını belirleyen temel irade siyasettir.
İşte tam bu noktada çoğu zaman gözden kaçırılan önemli bir ayrım kendiliğinden somutlaşıyor: Bir toplumun kültürel varlığı ile siyasal temsili aynı şey değildir.
Kültür; dili, hafızayı, gelenekleri ve kimliği yaşatır ki sivil toplum kuruluşlarının görevi budur.
Siyasal temsil ise bunların yaşayabileceği hukuki, kurumsal ve kamusal zemini oluşturur ve korur.
Biri geçmişimizi bugün ve geleceğe taşır; diğeri o geleceğin inşa edileceği, korunacağı şartları oluşturur.
Bu nedenle kültür ile siyasal temsil birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki farklı alandır. Birinin yaptığı işi diğerinden beklemek doğru değildir. Nasıl ki bir okuldan hastane hizmeti beklenemezse, yalnızca kültürel faaliyetlerle siyasal sonuç üretilmesi de beklenemez.
İşte bu yüzden siyasal temsil, yalnızca bir makam sahibi olmak anlamına gelmez. Asıl fonksiyonu, bir toplumun taleplerini kamusal alanda görünür kılmak ve onları karar alma süreçlerinin kalıcı bir parçası hâline getirmektir. Bir başka ifadeyle siyasal temsil, bir topluluğu siyasal alanda yeniden “var” eder.
Bu tespit özellikle bizim gibi nüfus olarak sınırlı topluluklar açısından hayati önem taşımaktadır.
Çünkü siyasal alanda görünmeyen toplumlar zamanla yalnızca taleplerini değil, önceliklerini de kaybetmeye başlarlar.
Konuşulmayan meseleler gündemden düşer; gündemde olmayan meseleler kamu politikalarına dönüşmez; kamu politikalarına dönüşmeyen ihtiyaçlar ise zamanla toplumun kaderi hâline gelir.
Toplum adına sürekli düşünmek, araştırmak, rapor hazırlamak, kamuoyu oluşturmak, devlet kurumlarıyla müzakere yürütmek, politika önerileri geliştirmek ve bunların takipçisi olmak da siyasal temsilin ayrılmaz parçalarıdır.
Seçimler ise bu uzun sürecin yalnızca görünen kısmıdır.
KİŞİSEL BAŞARI MI, KURUMSAL TEMSİL Mİ?
Tam bu noktada konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için en sık karşılaştığımız itirazlardan biriyle yüzleşmek gerekiyor.
“Bugün zaten farklı siyasi partilerde çok sayıda Çerkes siyasetçi var. Milletvekilleri var, belediye başkanları var, bürokratlar var, il başkanları var, meclis üyeleri var… Daha ne olsun?”
Konu üzerinde özellikle düşünmediğinizde, sizi mevcut statükoya eklemleyen bu soruyu ve yaklaşımı küçümsemiyoruz. Aksine, çok karşılaştığımız ve varoluşsal meselelerimize odaklanmamızın önüne bariyer çeken bir argüman haline geldiği için cevaplanması gereken bir soru olarak görüyoruz.
Öncelikle şunu açıkça ifade etmek gerekir ki, farklı siyasi partilerde görev yapan bütün soydaşlarımızla gurur duyuyoruz. Bulundukları makamlar, yalnızca kişisel başarıları değil; aynı zamanda toplumumuzun yetiştirdiği nitelikli insan kaynağını da gösteriyor.
Ancak burada gözden kaçırılan önemli bir ayrım var: Bir toplumun fertlerinin siyasette başarılı olmasıyla, o toplumun siyasal olarak temsil edilmesi aynı şey değildir.
Çünkü siyasal temsil, yalnızca belirli makamlarda Çerkes kimliğine sahip insanların bulunması anlamına gelmez. Asıl mesele, o insanların hangi ortak toplumsal talepleri, hangi süreklilik içinde ve hangi kurumsal zemine dayanarak siyasal karar süreçlerine taşıyabildiğidir.
Bir milletvekilinin Çerkes olması ile Çerkes toplumunun temsil edilmesi arasında bu yüzden önemli bir fark vardır.
Birincisi kişisel bir başarı hikayesidir; ikincisi ise o kimliğin ortak taleplerinin kurumsal olarak siyasete taşınmasına dair çalışmaları ifade eder.
Siyaset biliminde temsil, temsilcinin kimliğinden çok, temsil edilen toplumla kurduğu sürekli ilişki üzerinden değerlendirilir. Bir temsilci, ancak temsil ettiği topluluğun beklentilerini dinliyor, onları kamu politikalarına dönüştürmeye çalışıyor ve bunun hesabını o topluluğa verebiliyorsa gerçek anlamda temsil işlevini yerine getirmiş olur.
Aksi hâlde ortada başarılı siyasetçiler olabilir; fakat kurumsallaşmış bir siyasal temsil mekanizması yoktur.
Nitekim bugün yaşadığımız durum da büyük ölçüde budur. Çerkes kökenli siyasetçilerimiz elbette vardır. Ancak bu siyasetçilerin önemli bir kısmı, Çerkes kimliğinin kültürel, sembolik, şirin yönleriyle kamuoyuna görüntü vermekten kaçınmazken; toplumun varlığını koruyacak ve geliştirecek temel meseleleri siyasi gündeme taşımakta aynı kararlılığı gösterememektedir. Kaldı ki bunu yapanlar olsa bile, temsil yalnızca kişilere dayanıyorsa sürdürülebilirliği yoktur ve bu da büyük handikaptır. O kişiler görevden ayrıldığında, seçilemediğinde ya da siyasi dengeler değiştiğinde, toplum adına yürütülen çalışmalar da kesintiye uğrar.
Kurumsal siyasal temsilin önemi tam da burada kristalize olur: Kurumların olmadığı yerde temsil, kişiler kadar ömürlüdür. Kurumların olduğu yerde ise kişiler gider, temsil devam eder.
Bu nedenle mesele daha fazla Çerkes siyasetçi yetiştirmekten ibaret değildir. Asıl mesele, toplumumuzun ortak taleplerine odaklanacak, araştıracak, geliştirecek ve takip edecek kurumsal bir temsil kapasitesi oluşturmaktır.
Böyle bir yapı oluştuğunda, farklı partilerde görev yapan Çerkes siyasetçiler de etkilenecek, sadece risk teşkil etmeyen folklorik aktivitelerin olduğu yerlerde boy göstererek “-mış gibi” yapamayacaklardır. Çünkü önünde günübirlik “hoşluklar” değil; üzerinde çalışılmış talepler, toplum tarafından sahiplenilmiş ve kurumsallaştırılmış ortak politikalar olacaktır.
Bu durum yalnızca temsil edilen topluma fayda sağlamayacak, temsil görevini üstlenen siyasetçilerin duruşunu da daha çok sorumluluk üstlendikleri bir düzeye taşıyabilecektir.
Bütün bu söylediklerimizde amaç şahsi başarıları küçümsemek değil; onları kalıcı bir toplumsal güce dönüştürebilmektir.
Çünkü güçlü toplumlar, güçlü şahsiyetler yetiştirdikleri için değil; o kişilerin tecrübelerini ve etkilerini kurumsal havuzlarına kanalize edebildikleri için güçlüdürler.
***
Bu açıklamalardan sonra ilk yazımızda neden siyasi partiyi bir çözüm aracı olarak önerdiğimiz daha anlaşılır hâle gelmiştir umarım. Çünkü meselemiz hiçbir zaman parti olmadı; mesele, Çerkes toplumunun, geleceğini güvence altına alabilecek kalıcı bir siyasal temsil kapasitesi oluşturabilmesidir. Parti ise sadece bunun bir aracıdır.
______________
Kaynakça:
– Yrd. Doç. Dr. İlknur Türe, Çağdaş Demokrasinin Temel Koşulu: Siyasal Temsil, Yönetim Ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (Yead), Cilt: 3, Sayı: 3, 01.06.2005
– Metin Özkan, “Temsilî Demokrasiden Demokratik Temsile: Pıtkın’i Yeniden Düşünmek”, Muhafazakâr Düşünce; Yıl:16, Sayı:58, Ocak-Haziran-2020
– Kamil Demirhan, “Yönetimin Sınırlandırılması Ve Siyasal Temsil İlkelerinin Tarihsel Ve Düşünsel Temelleri”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 42, Ekim- 2014
– Birsen Örs, “Siyasal Temsil”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:35, Ekim-2006
– Derda Küçükalp, “Kamusal Alan”, https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/
——————————-
(*) EK:
İLK YAZIYA GELEN BAZI İTİRAZLARA CEVAPLAR
İlk yazının ardından çok sayıda destekleyici veya eleştirel görüş ulaştı. Bunların önemli bir kısmı, aynı kaygıları farklı ifadelerle dile getiriyordu. Bu eleştirileri, yalnızca cevap verilmesi gereken itirazlar olarak değil; meseleyi daha doğru kavramamıza yardımcı olan sorular olarak görüyorum.
Aşağıdaki notlar, önceki yazım ve yukarıdaki ana metindeki düşünceleri tekrar etmek amacıyla değil; en sık dile getirilen bazı eleştirilere ana hatlarıyla kısa cevaplar vermek maksadıyla hazırlanmıştır.
1. “Etnik kökene dayalı siyaset bölücülüktür.”
Bu itiraz, çoğu zaman kimliğin demokratik temsili ile kimlik üzerinden üstünlük iddiasını birbirine karıştırmaktadır.
Demokratik sistemlerde farklı toplum kesimlerinin kendi taleplerini siyasal alana taşıması olağan bir durumdur. Bir grubun kendi meselelerini dile getirmesi, diğer grupların haklarını reddettiği anlamına gelmez.
Sorunumuz, farklılıkların temsil edilmesi değil; temsil edilmemesidir. Çünkü demokratik temsil, farklılıkları hukuk içinde görünür kılar; bastırılmış talepler ise zamanla demokratik zeminin dışına çıkabilir.
Dolayısıyla savunduğumuz şey etnik üstünlük değil; eşit vatandaşlık temelinde halkımızın meşru siyasal temsilidir.
2. “Bu emperyalizmin böl-parçala-yönet projesidir.”
Tarih bize gösteriyor ki dış müdahaleler en çok güçlü toplumlara değil, örgütsüz toplumlara yönelir. Çünkü kurumsal kapasitesi yüksek toplumlar kendi gündemlerini kendileri belirlerken; dağınık toplumlar kolaylıkla manuple edilebilir.
Bu nedenle ne istediğini bilen insanların oluşturduğu demokratik örgütlenme, dış müdahaleyi kolaylaştıran değil; tam tersine toplumu uyanık tutan, direnci artıran bir mekanizmadır.
Bir toplumun kendi kültürünü, dilini ve tarihini koruma iradesini otomatik olarak dış güçlerle ilişkilendirmek, demokratik örgütlenme hakkını peşinen değersizleştirmek anlamına gelir ki, düşünülürse bu hem özgüvensizlik, hem kendine ihanettir.
3. “Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Bu yeterlidir.”
Eşit vatandaşlık, bütün vatandaşlara aynı hukuki statüyü sağlar; fakat bütün toplumsal ihtiyaçları kendiliğinden görünür hâle getirmez. Demokratik toplumlarda vatandaşlık ile temsil birbirinin alternatifi değildir.
Nasıl çiftçiler tarım politikalarını, engelliler hayatlarını zorlaştıran sorunları, emekliler sosyal güvenliği, yeşiller çevre sorunlarını gündeme taşıyorsa; Çerkeslerin de dil, kültür ve tarih konularındaki taleplerini siyasal alanda dile getirmesi eşit vatandaşlığın verdiği bir haktır.
4. “Dernekleri güçlendirelim; partiye gerek yok.”
Bardağın dolu tarafına bakan bu öneri. Ancak farklı kurumların farklı fonksiyonları olduğunu gözden kaçırıyor. Sivil toplum kuruluşları toplumsal değerleri işler, üretir; siyasal temsil ise kamu politikası üretir.
Birinin başarılı olması diğerini gereksiz kılmaz. Aksine güçlü bir sivil toplum ile güçlü siyasal temsil birbirini besleyen iki alandır.
5. “İktidar olmayı hedeflemiyorsak neden parti kuralım?”
Demokratik sistemlerde bütün partiler iktidar olmak amacıyla kurulmaz, bunu anlattık.
Bir kısmı belirli toplumsal taleplerin sürekli takipçisi olmak, kamuoyu oluşturmak, yasa teklifleri geliştirmek ve büyük partilerin gündemini etkilemek amacıyla faaliyet gösterir.
Etki üretmenin tek yolu iktidar olmak değildir. Gündem oluşturabilmek de önemli bir siyasal güçtür.
6. “Çerkesler farklı ideolojilere sahip, nasıl bir araya gelecekler?”
Tam da bu nedenle siyasal temsil ile ideolojik rekabet birbirinden ayrılmalıdır diyoruz. İdeolojiler toplumun genel yönetimine ilişkin tercihlerdir; kimliğin korunması ise ortak bir varlık/varoluş meselesidir.
İnsanlar farklı ekonomik modelleri savunabilir, farklı dış politika anlayışlarına sahip olabilirler; bu hiçbirinin anadilinin yaşamasını ve kültürünün korunmasını istemesine mani değildir. Ortak kimliğin etrafında toplanmak, ideolojik kimliğinden soyunmak, tek tipleşmek anlamına gelmez.
7. “Çerkesler zaten devlet içinde temsil ediliyor. Siz neyin peşindesiniz?”
Yukarıda geniş anlattık, bireysel başarı ile kurumsal temsil birbirine karıştırılıyor. Başarılı bürokratların, milletvekillerinin veya akademisyenlerin bulunması elbette sevindiricidir.
Ancak kurumsal temsil, belirli kişilerin varlığı değil; toplumun ortak taleplerinin kişilerden bağımsız olarak siyasal gündemde sürekli takip edilmesidir.
Temsilin ölçüsü, temsilcinin etnik kökeni değil; hangi toplumsal talepleri sürekli görünür kıldığıdır.
8. “Kültür siyasetten uzak tutulmalıdır.”
Kültürü yaşatan esas güç toplumdur. Ancak kültürün yaşayacağı kamusal alan büyük ölçüde siyasal kararlarla şekillenir. Eğitim politikaları, kamu yayıncılığı, yerel yönetimlerin kültürel destekleri, üniversitelerde açılacak bölümler ve kamu bütçeleri kültürel hayatı doğrudan etkiler.
Bu nedenle kültür toplumsal bir alan; siyasal temsil ise o alanın kurumsal güvencesidir.
9. “Yarın herkes kendi partisini kurarsa?”
Demokrasilerde insanlar zaten istedikleri konuda siyasal örgütlenme hakkına sahiptir. Önemli olan kaç partinin kurulduğu değildir; hangilerinin toplumda karşılık bulabildiğidir.
Bir partinin kurulabilmesi başka şeydir; toplumsal meşruiyet kazanabilmesi bambaşka şeydir. Parti kurmakla hiçbir iş hallolmaz, kitleselleşirse etki üretir. Yani demokrasi bu dengeyi zaten toplumun tercihiyle kurar.
10. Bizim Savunduğumuz Şey Ne Değildir?
Yanlış anlaşılmaları önlemek adına son bir hususun altını özellikle çizmek isterim.
Burada savunulan;
– Türkiye Cumhuriyeti’ne alternatif bir siyasal yapı değildir.
– Ayrılıkçılık değildir.
– Etnik üstünlük anlayışı değildir.
– Başka toplumların haklarını sınırlandırma talebi değildir.
– Kimlik üzerinden kutuplaşma değildir.
Savunulan şey; anayasal düzen içinde, eşit vatandaşlık ilkesine bağlı, Çerkes toplumunun ortak meselelerini sürekli takip edebilecek kurumsal bir siyasal temsil kapasitesinin oluşturulmasıdır.
451
Siyasi partiye karşı çıkanlar , çoktan içinde yaşadıkları toplumun içinde eriyip yok olmayı kabullenmiş soydaşlarımızdır. Gelecekte var olma kaygısı yaşayanlar siyasi taleplerde bulunmaktan kaçınmazlar . Onların bir an önce içinde yaşadıkları toplum içinde eriyip gitmekten aşka iramaçları yok , farklı kimliğe ait olmak , binlerce yıl geriye giden kültüre ve medeniyete sahip olmak . çok da önemli değil . Hele Erol beyin bu kadar açık seçik analizlerinden sonra hala fikri sabit ise onu kendine bırakmak gerek.