
Türkiye’deki Çerkes toplumu, imparatorluk bakiyesinden ulus-devlet modernleşmesine geçişte kimlik inşasını “arada kalarak” gerçekleştirmek zorunda kalmıştır. Bu süreç, sadece bir kültürel muhafaza çabası değil, aynı zamanda inisiye ideolojilerin ve konjonktürel baskıların gölgesinde verilen bir varlık mücadelesidir.
Nereden nereye geldiğimizi, önümüzde hangi seçeneklerin olduğunu anlamak için Türkiye Çerkes diasporası toplumsal-politik tarihine ve verdiği reflekslere kısaca bir bakmamız gerekiyor.
1960 ÖNCESİ
1960’ların sonuna kadar camia, Osmanlı’da yetişmiş aydınlar ile Bolşevik İhtilali ve Dünya Savaşları sonrası anavatandan kopan “muhacir” kuşağın entelektüel liderliğindeydi. Bu dönemin temel karakteristiği, yerel bir Türkiye siyasetinden ziyade “Kafkasya’nın özgürleşmesi” ve “Kafkas halklarının birliği” üzerine kurulu idealist-politik bir çizgidir. Bu yaklaşım bugün de varlığını sürdüren “Birleşik Kafkasya” fikriyatının da köklerini oluşturmaktadır. 1960’lı yıllarla birlikte artık tarih sahnesinden çekilen bu nesil yerini Türkiye’nin iç siyasal kutuplaşmalarına doğan genç kuşaklara bıraktı.
1960-1980 ARASI
1960’ların sonu ve 70’ler, Çerkes kimliğinin kendi özgün dilini kurmakta en çok zorlandığı dönemdir. Siyasi kutuplaşma, kültürel dernekleri ideolojik cephelere dönüştürdü. Etnik kimlikler “ya sağcı milliyetçiliğin, ya da sol enternasyonalizmin gölgesinde” var olabildi.
Sol kanat, Çerkes meselesini “ezilen halklar” ve “sınıf mücadelesi” parantezine alarak, kimliği evrensel sol söylem içinde eritirken; sağ kanat Çerkesliği devletle uyumlu, anti-komünist ve “sadık” bir unsur olarak tanımlayarak, kimliksel taleplerini “devletin bekası” adına ikincilleştiriyordu.
Her iki yaklaşım da Çerkesliği kendi başına bir tartışma alanı olmaktan çıkarmış, onu “daha büyük bir davanın aparatı” haline getirmişti.
DÖNÜŞÇÜLÜK
Bu ideolojik boğulmaya tepki olarak doğan “Anavatana Dönüş” fikri, aslında Çerkes kimliğini yeniden merkeze alma girişimiydi. Ancak bu akım da, dönemin reel politiğinin çekim alanından çıkamayarak Moskova (SSCB) ile ilişki kurmak zorunda kaldığı için Türkiye’de iki ateş arasında kalmıştır: Sağa göre “ideolojik tehdit/yaltaklık”, sola göre ise “yeterince devrimci olmayan bir etnisizm” olarak görülmüştür. Projeye dönüşemeyip teoride kalması, dolayısıyla pratik üretememesi dönüşçülüğün geniş toplumsal kesimlerde karşılık bulmasını önlemiştir.
1980 DARBESİ ve “FOLKLORİK KORUNMA” DÖNEMİ
1980 askeri müdahalesi, tüm toplumsal hareketler gibi Çerkes aktivizmini de kamusal alandan silmiştir. Siyasal dilin yasaklanması, dernekleri zorunlu olarak folklorik bir sığınağa itmiştir.
Bu dönemde ülke siyasetinin kaldırabileceği dozda kültürel alandaki faaliyetlere odaklanılmış, ‘güvenlikçi’ politikaların verdiği çekince ile siyasal temsil ve hak taleplerinin seslendirilmesinden kaçınılmıştır.
1990’dan 2000’lere… ANAVATANLA TEMAS
1990’larda Sovyetlerin dağılması ve Kafkasya’daki savaşlar (Abhazya, Osetya, Çeçenya), Türkiye Çerkesleri için “uyandırıcı” bir şok etkisi meydana getirdi.
Anavatanla temas kuruldu, kimlikleri kaplayan tozlar silkelendi ve köklere yöneliş başladı. Bu dönemde dikkatler daha ziyade anavatan üzerindeydi.
2000’li yılların başında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle 1920’lerin başından beri yürürlükte olan cumhuriyet paradigması bel vermeye başladı. Seksen yıllık ideolojik kıskaçtan çıkmayı hedefleyen AK Parti yönetimi AB uyum süreçlerine sarıldı. Bu girişim işe yaradı ve dil ve kültürler biraz nefes aldı. Açılan demokratik alan, Çerkeslerin de kendi taleplerini doğrudan dile getirmesine imkân tanıyordu.
Bu süreçte, Çerkesliğin sadece folklorik bir unsur ve başka ideolojilerin parçası olmadığı fikri daha güçlü şekilde dile getirilmeye başlandı.
Bilindiği gibi sosyoloji literatürü diaspora kimliğinin siyasallaşmasını üç ayağa oturtur. Bu üç ayak işte bu yıllar içinde ortaya çıkmaya ve güç kazanmaya başladı.
- Travmatik Geçmişin Siyasallaşması – Sürgün ve acının sadece bir “ağıt” değil, bir “hak talebi” olarak formüle edilmeye başlanması.
- Anavatan Desteği – 90 sonrası Kafkasya ile kurulan doğrudan maddi ve manevi köprülerin gelişmesi.
- Siyasi Fırsat Yapıları – Türkiye’nin demokratikleşme sancıları içinde etnik kimliklere yeni kamusal alanlar açılması.
ÖZNELEŞME DENEMESİ: ÇOĞULCU DEMOKRASİ PARTİSİ (ÇDP)
2010 sonrası dönem, “başkalarının diliyle konuşmak yerine kendi cümlelerini kurma” iradesinin zirvesidir. Bu irade, Çoğulcu Demokrasi Partisi (ÇDP) ile kurumsallaşmaya çalıştı. Partinin temel iddiası, “bir topluluk kendi sorunlarını kendi kavramlarıyla ifade etmediği sürece başkasının inşa ettiği hapishanede mahkûm kalır” ilkesine tekabül ediyordu.
Ancak bu girişim, diasporanın yerleşik siyasi alışkanlıkları ve statükonun direnci nedeniyle maalesef kitlesel bir mobilizasyona dönüşememiş, bir “bekleme ve durgunluk” dönemine girmiştir.
HÜLÂSA…
Çerkes kimliği bugün nüfus dağılması, anadil kaybı ve hibrit kimlik baskıları gibi yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. Yukarıda sıraladığımız “erimeden siyasallaşmaya” evrilen geçmişin bu beş döneminden çıkarılacak ders şudur: Siyaseten özneleşemeyen bir kimlik, kültürel olarak da sürdürülebilir değildir.
Pek çok çalışmada sıkça vurgulandığı gibi, bir topluluk kendini “tarihin nesnesi” olmaktan çıkarıp “öznesi” haline getirebildiği takdirde kalıcı olabilir. Çerkesler için bu kapı (ÇDP örneğinde olduğu gibi) aralanmıştır; ancak o kapıdan geçmek, sadece bir öncü grubun değil, tüm toplumun kendi geleceğine sahip çıkma iradesiyle mümkündür.
Çerkes kimliğinin geleceği, geçmişin nostaljisine sığınmakla dış ideolojilere eklemlenmek arasındaki o ince çizgiden kurtulup “kendi sözünü söyleyebilme” cesaretinde saklıdır.
435