
Önceki yazılarımızda şu yakıcı soruyla yüzleşmiştik: Yaklaşık bir asırdır dernekler kuruyor, kurslar açıyor, yayınlar yapıyor ve büyük fedakârlıklarla kültürümüzü yaşatmaya çalışıyoruz. Buna rağmen neden dil kaybını durduramıyor, kültürel çözülmeyi tersine çeviremiyoruz?
Bu soruyu bize sorduran, şüphesiz, istediğimiz sonucu alamadığımız bunca yıllık emeğe duyduğumuz derin saygıydı.
Ardından, kültürel erime sorunumuzun da, çözümünün de doğrudan alınan siyasi kararlarla ilişkili olduğunu vurguladık. Çerkes toplumunun geleceğini güvence altına alabilmesi için güçlü bir siyasal temsil kapasitesine ihtiyaç duyduğunu anlatmaya çalıştık. Çünkü bugün dilimizi, kültürümüzü doğrudan etkileyen kararların önemli bir bölümü -eğitimden yerel yönetimlere, kamu yayıncılığından üniversitelere kadar- siyasal karar mekanizmalarında alınıyor.
Bugün ise bir adım daha ileri giderek şunu söylüyoruz:
Siyasal temsil kapasitesini, ancak teşekkül etmiş bir siyasal toplum ortaya çıkarabilir.
SİYASAL TOPLUM NEDİR?
2013 yılında kaleme aldığım “Siyasal Toplum” başlıklı yazıda da ifade etmeye çalışmıştım: Demokratik sistemlerde devlet ile sivil toplum arasında hayati bir üçüncü alan vardır. Siyaset bilimi literatüründe bu alan “siyasal toplum” olarak adlandırılır.
Bu kavramı en sistemli biçimde ele alan siyaset bilimciler Juan J. Linz ve Alfred Stepan, demokratik düzenin yalnızca güçlü bir sivil toplumla ayakta kalamayacağını, bunun yanında nispeten özerk bir siyasal toplumun da zorunlu olduğunu belirtirler.
Linz ve Stepan’ın “siyasal toplum”dan kastettiği; toplumun siyasal iktidarı etkilemek, yönlendirmek ve kamu politikalarını şekillendirmek üzere meşru araçlarla örgütlendiği alandır. Dolayısıyla siyasal toplum, yalnızca siyaset konuşan insanların oluşturduğu gevşek bir çevre değildir. Toplum adına sürekli düşünen, araştıran, veri üreten, politika geliştiren ve bunları karar alma süreçlerine taşıyan kurumsal kapasitenin adıdır.
Eğitim politikalarını takip eden çalışma grupları,
Yerel yönetimlerin kültür politikalarını izleyen ekipler,
Hukuki düzenlemeleri inceleyen hukukçular,
Üniversiteler ve akademi üzerine çalışan araştırmacılar,
Siyasi partiler, milletvekilleri ve kamu yöneticileriyle düzenli temas kuran temsilciler,
Hazırlanan raporları kamuoyuna ve karar vericilere ulaştıran uzmanlar…v.d.
Bütün bunlar siyasal toplumun potansiyel parçalarıdır. Bu aktörler, kendi uzmanlık alanlarına Çerkes toplumunun varoluşsal meseleleri perspektifinden bakmaya başladıkları anda siyasal toplumun yapı taşları hâline gelirler. Organize olup çalışmalarını sürdürülebilir bir çatı altında birleştirdiklerinde, yani kurumsallaştıklarında ise Çerkes Siyasal Toplumu doğmuş olur.
Bugün her biri kendi alanında son derece başarılı yetişmiş insanımız var. Ancak ne yazık ki bu birikim, Çerkes toplumunun meselelerine sistemli çözümler üretecek ortak bir yapı içinde henüz buluşabilmiş değil. Derneklerle bağları var, toplumla temasları sürüyor; fakat bu potansiyeli ortak bir siyasal üretime dönüştürecek kurumsal bir merkez henüz oluşmadı.
İşte bugün aşmamız gereken temel mesele budur.
SİYASAL TOPLUM GERÇEKTEN ÇOK MU GEREKLİ?
Sivil toplum ile siyasal toplum aynı şey değildir. Bu ayrımı netleştirdiğimizde, “Siyasal toplum gerçekten gerekli mi?” sorusu da kendiliğinden cevap bulur.
Linz ve Stepan‘ın özellikle altını çizdiği nokta da budur. Onlara göre, “Sivil toplum ile siyasi toplum arasındaki farkı vurgulamak kadar, bu iki kurumun birbirini tamamlayıcı niteliğini de vurgulamak önemlidir.” Aynı yazarlar referans aldığımız makalelerinde bu ayrımı net şekilde şöyle ifade ediyorlar: “Devlet ile sivil toplum arasındaki arabuluculuk ve uzlaşının yapılandırılması da aynı şekilde siyasi toplumun meşru ve gerekli görevleridir.”
Dolayısıyla bu iki alanın toplumsal fonksiyonları farklıdır:
Sivil toplum; dili yaşatır, kültürü korur, toplumsal hafızayı canlı tutar, dayanışmayı güçlendirir ve sorunları görünür kılar.
Siyasal toplum ise; bu sorunları araştırır, veriye dönüştürür, somut çözüm politikaları geliştirir, bunları karar vericilerin gündemine taşır ve sonuç alınıncaya kadar takibini yapar.
Nitekim sosyolog Robert Putnam, toplumsal bağların ürettiği dayanışmayı “sosyal sermaye” olarak tanımlar. Buradan hareketle diyebiliriz ki; sivil toplum sosyal ve kültürel sermaye üretir, siyasal toplum ise bu sermayeyi somut siyasal etkiye dönüştürür.
Bu nedenle haklı ve hayati taleplerimizin yalnızca derneklerimiz üzerinden çözülebileceğini düşünmek, sivil toplumdan taşıyamayacağı bir yükü üstlenmesini beklemek olur. Linz ve Stepan da güçlü ve bağımsız bir sivil toplumun demokratikleşmenin her aşamasında “paha biçilmez” olduğunu vurgular; ancak bunun tek başına yeterli olmadığını, demokratik siyasetin kurumsallaşması için mutlaka siyasal toplumun da gelişmesi gerektiğini belirtirler.
Başka bir ifadeyle mesele, sivil toplumun yerine siyasal toplumu koymak değildir. Mesele, sivil toplumun ürettiği birikimi siyasal etkiye dönüştürebilecek ikinci bir kurumsal alan oluşturmaktır.
FARKLI DÜŞÜNMEK BİR ENGEL MİDİR?
Siyasal toplumun gerekliliği dile getirildiğinde en sık karşılaşılan itirazlardan biri şudur:
“Toplumumuzun içinde çok farklı siyasi görüşler var, bu şartlarda bir siyasal birlik kurulamaz.”
Bu itiraz da siyasal toplum kavramının yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor.
Siyasal toplum, herkesin aynı ideolojiyi veya dünya görüşünü paylaştığı homojen bir yapı değildir. Aksine, ortak varoluş meselelerinde birlikte hareket edebilme olgunluğuna sahip insanların oluşturduğu zemindir. Bir aile içinde farklı ideolojilere sahip insanların olmasını ne kadar normal karşılıyorsak, aynı amaca sahip bir topluluk içinde farklı siyasi görüşlerin olması da o kadar normaldir.
Linz ve Stepan da demokratik siyasal toplumun temel görevlerinden birinin tam olarak bu olduğunu söyler. Onlara göre, “demokrasinin pekiştirilmesi, temel görevlerinden biri demokratlar arasındaki farklılıkları bir araya getirmek ve temsil etmek olan siyasi partileri gerektirir.”
Dolayısıyla farklı siyasi görüşlere sahip olmak, siyasal toplum kurmanın önündeki engel değil; demokratik siyasal toplumun doğal şartıdır. Asıl mesele, farklılıklarımızı inkâr etmek değil, ortak varoluş meselelerinde birlikte hareket edebilmektir.
İnsanlarımızın farklı siyasi yelpazelerde yer alması; anadilimizin yaşaması, kültürümüzün korunması ve toplumsal hafızamızın geleceğe taşınması konusunda ortaklaşmamıza engel değildir. Çünkü toplumsal varoluş, gündelik ideolojik rekabetlerin üzerinde yer alan bize atalarımızdan miras bir sorumluluktur.
PEKİ, BÖYLE BİR SİYASAL TOPLUMUMUZ VAR MI?
Bu soruya verilecek en gerçekçi cevap şudur:
Potansiyel olarak evet… Kurumsal olarak henüz hayır.
Evet, bu nitelikli potansiyel ve insan kaynağı toplumumuzun içinde fazlasıyla mevcut. Ancak potansiyelin reel bir güce dönüşebilmesi için, aynı varoluşsal hassasiyeti taşıyan insanların ortak hedefler etrafında yan yana gelmesi ve devamlılığı olan bir kurumsal yapı inşa etmesi gerekir. Siyasal toplum ancak böyle teşekkül eder.
KURUMSALLAŞMA NEDEN TEMEL ŞARTTIR?
Linz ve Stepan, demokratik siyasal hayatın en önemli özelliklerinden birinin kurumsal rutinleşme olduğunu söyler. Çünkü demokratik süreçlerin kişilerden bağımsız olarak işlemeye başlaması, siyasal toplumun olgunlaştığının göstergesidir.
Siyaset bilimci Samuel P. Huntington ise kurumsallaşmayı, “örgütlerin ve işleyiş kurallarının zaman içinde değer ve istikrar kazanması” olarak tanımlar.
Bunun pratik anlamı şudur: Bir çalışma veya mücadele, birkaç fedakâr insanın kişisel çabasıyla değil de, o insanlar çekildiğinde dahi aksamadan yürüyebilen mekanizmalarla devam edebiliyorsa, orada gerçek anlamda kurumsallaşma var demektir.
Toplumların gerçek gücü, sürekli yeni kahramanlar yetiştirmelerinde değil; kahramanlara ihtiyaç bırakmayacak kolektif kurumlar oluşturabilmelerindedir.
Çünkü kurumlar yalnızca bugünü yönetmez; dünün tecrübesini yarına taşır, kurumsal hafızayı muhafaza eder ve süreçte devamlılığı sağlar. Bu nedenle siyasal toplumun çekirdeğini oluşturan unsurlar ancak kurumsallaştıkları ölçüde gerçek birer siyasal aktöre dönüşebilir ve devlet ile karar mekanizmalarının ciddiye aldığı birer muhatap hâline gelebilir.
BİR KARAR EŞİĞİNDEYİZ
Bugün artık “Siyasal temsil gerekli mi?” sorusunu büyük ölçüde geride bıraktığımız kanaatindeyim.
Asıl cevaplamamız gereken hayati soru şudur:
Toplumumuzun içinde potansiyel olarak var olan bu birikim ve iradeyi, kişilere bağlı olmaktan çıkarıp kurumsal bir siyasal kapasiteye dönüştürebilecek, yani kendi siyasal toplumumuzu inşa edebilecek miyiz?
Çünkü toplumların geleceğini belirleyen yalnızca haklı taleplere sahip olmaları değildir; o talepleri kararlılıkla takip edecek kurumsal yapılara sahip olup olmadıklarıdır.
Tam da bu nedenle bir sonraki yazıda, bu ay içerisinde 12. yaşını dolduracak olan Çoğulcu Demokrasi Partisi’nin on iki yıllık tecrübesi üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışacağız. Böyle bir kurumsal siyasal kapasitenin hangi ilkeler üzerine inşa edilebileceğini ve Çerkes toplumunun geleceği için ne tür imkânlar sunduğunu birlikte ele alacağız.
KAYNAKÇA:
– Erol Karayel, “Siyasal Toplum”, 30 Aralık 2013, cdp.org.tr
– Atilla Yayla, Siyaset Teorisine Giriş, Ankara-2002
– Juan J. Linz & Alfred Stepan, “Toward Consolidated Democracies…” (Konsolide Demokrasilere Doğru…) , Journal of Democracy 7.2 (1996)
– Prof. Samuel P. Huntington,” Siyasal Gelişme ve Siyasal Bozulma”, Çeviren : Dr. Ergun Özbudun, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl:Mayıs, Ankara-1966
384
Çok güzel kaleme alınmış yerinde düşünceler madem kurumsallaşmayı tamamlayamıyoruz bir öneride bulunmak isterim; Çerkesler’in toplu olarak yaşadığı her il ve ilçede derneklerimiz var bu derneklerin yönetim kurumları var bu üyelerden siyasal bilince inanan savunan bir temsilciyi partimizle ilişkilendirerek temsiliyeti sağlasa hatta derneklerde küçük bir odası olsa siyasal ilişkilerde toplumu kendi yöresinde temsil etse parti ile koordineyi sağlasa nasıl olabilirdi saygılarımla..